Makaleler

Sanat, insanı maddi dünyanın endişe, telaş ve sıkıntılarından güvenli sakin bir limana doğru çağırır. Ebru da beni tam böyle dağdağalı bir dönemimde sinesine çekiverdi. Bir yandan Yüksek Lisans tezimin konusunu oluşturan Es-Seyyid Mehmet Emin Vahid Efendi’nin Paris seyahatinde yaşadığı sıkıntılar ile boğuşuyor, bir yandan da öğretmenliğe yeni başlamanın verdiği “tarihimizi doğru öğretebilme” kaygı ve heyecanını yaşıyordum. Kız kardeşimin üniversitede katıldığı ebru kulübünde ihtiyacı olan malzemeleri benden istemesi ile kendimi bu sanatın içinde buldum. Evimizin bahçesindeki güller artık benim için sadece güzel kokan bir çiçek değil, saplarından fırça yapabileceğim sanat malzemesi idi. Loş ışıklı küçük bir odayı ebru tezgâhı haline getirirken peder beyin, “-oğlum senin bu boyalarla ne işin olur. Okumuş adama boya badana işleri yakışır mı?” diye söylediği sitayişli sözleri bile büyüsüne kapıldığım tekneden gözümü ayırmaya kâfi gelmedi. Hele annemin, “bu koku da ne” feveranı öd kokusunun kesafetine sert bir tepki olsa da, sabırla tekne başında ebru yapan ben, renklerin suya düşüp te oluşturduğu büyülü şölenin farkına vardığımda, bu keyfin çoktan müptelası olmuştum. Bu yolculukta ziya paşa’nın da söylediği gibi aceleye yer yoktu:

Ulaşır menzîl-i maksûda âheste giden

Tîz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.

Önce acemice kendi kendime denemeler yaptım ancak bir usta eteği tutmadan olmayacağına kanaat getirdim. Cafer Ağa Medresesinde başlayan yolculuğum Cafer Paşa Medresesi ile devam etti.

Geleneksel öğretiye göre tüm malzemelerin doğal olanlarını seçiyor ve kendim hazırlıyordum. Gezdiğim farklı şehir ve ülkelerde ilk olarak toprağa bakmak, bu topraktan ne renk boya elde ederim diye düşünmek bir tutku halini almıştı. Toprağı defalarca dest-i seng ile eziyor ardından suda bekletiyor çıkan renkleri heyecanla deniyordum. Bazen bu emek boşa gidip soluk benizli ebrular çıksa da ısrarla çabalıyordum. Boyaları su üstünde tutabilmek adına, gereken ödü bulmak için ya Eyüp mezbahanesine giderdim yahut kurban bayramını dört gözle beklerdim. Ebru suyunun kıvamını arttırabilmek için kullandığımız kitre geven otu sütünden elde edilir ancak kitre Anadolu kitresi olmalıdır. Lakin piyasada çokça bulunan İran kitresi ile ebru yapmak pek mümkün olmaz çünkü boyalar su üstünde soluk dururlar kâğıda alınınca da akarlar. Günümüzde ise farklı kıvam arttırıcılar hatta sahlep bile bu iş için kullanılabiliyor. Tüm malzemeleri satın almaktansa kendim imal edebilmeyi zevk edindim. Hatta adalardaki faytonculardan bin bir rica minnet ile atkuyruğu istedim. Ne var ki bu at kılı ile yaptığım fırçalar at gübresi gibi kokarak ödün kokusunu bile bastırdı. Gül dallarına at kıllarını bağlamak için kullandığım misinalardan ellerim kesilir ve bu acı haftalarca geçmezdi. Gerçekten ebru ustası olabilmek için tekne ve boya ayarlarını çok iyi bilmeniz gerekir. Ayar tam olsa bile kimi zaman boyalar ve tekne sözünüzü dinlemez. Çalışma ortamınızdaki en ufak bir toz zerresi ya da cam aralığından esen hafif bir rüzgâr yaptığınız o güzelim eseri berbat etmeye kâfi gelir. Hanımların kullandığı pudralar, saçınızdan fark etmeden düşen kepek, ebrunuzun azılı düşmanı haline geliverir. Biz ebrucular besmele ile tekne açar, rahmetli olmuş üstatlarımızın ruhuna fatiha okuyarak icray-ı sanata başlarız. Fonda çalan klasik Türk musikisi ve özellikle ney taksimleri ebrunun cilasıdır. Saatler süren hazırlık sonrası tekneye battal diye tabir ettiğimiz zemin ebrusu yapılır.

Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben,

Gafil olup şirke dalma bir fâildir iş gören,

Mustafa Düzgünman Hoca’nın mısralarında anlatıldığı gibi, artık oluşan bulutumsu veya somaki ahenkte, ebrucunun katkısı pek azdır. Eski ebru örneklerinde imza bulunmamasının nedenlerinden biri de bu sanatkarların mütevaziliği ve sanatı yapanının yani sun’ı hakikinin Cenab-ı Hak olmasıdır.

Eğer bu işe gönül verdiyseniz her bir eserde, renklerin suyla dansına şahit olursunuz. Tekne size her çiçekten bir demet sunar. Kimi zaman bir gül oluverir, kimi zaman lale. Seneler geçtikçe her bir çiçeğin yapılışını meşk edersiniz. İlk çiçeğiniz lale olur tekne başında. Çünkü lale, Arapça’da Allah kelimesinin harfleri ile yazılır ve O’nu sembolize eder.

Gül yapmak ise ustalık ister. Katmer katmer açan Gülü suda yüzdürmek ayrı bir zevk verir ustasına. Geleneğimizde Gül peygamberimizi sembolize eder. O sebeple teknede açan her gül içinizi titretir.

Çiçek yapmayı planladıysanız battalınızı hafif ebru diye tabir edilen açık renk tonlarını kullanarak atmalısınız. Çiçek yapmayacaksanız o zaman istediğiniz renkleri kullanabilir hatta tarak denilen ahşap çıta üzerine diş diş eklenmiş çubuklardan oluşan aleti kullanarak desenler oluşturabilirsiniz. Buna taraklı ebru denir. Ebrucunun kalemi olan biz ile şal deseni, gelgit desenleri yapabilirsiniz. Biz, ahşap bir sapa sabitlenen paslanmaz çelikten veya pirinçten imal edilmiş metal çubuklara denir. Bizler farklı kalınlıklardaki uçlarla yapılır. Sanatkâr yapacağı çalışmada ihtiyacı olan kalınlıktaki bizi kullanır.

Hatip ebru ismi verilen ebru çeşidinin mucidi Ayasofya hatibi olan ebrucu Hatip Mehmet Efendi’dir. Kendisinin bulduğu bu motifli ebruya, literatürde sıkça rastlanır. Çiçekli hatip, yürek hatibi gibi isimlendirilen çeşitlerine rastlanır. Mehmet Efendi, Hoca Paşa’daki yangın sırasında ebrularını kurtarmak için yangına girmiş maalesef hayatını kaybetmiştir.

Kumlu ebru yapmak için lahor çiviti denilen mavi renkli boya, teknenin ortasına belli aralıklarla üst üste damlatılır. Ortaya kumlu bir görünüm çıkar. Bu görünümü her zaman yakalamak mümkün olmaz. Kumlu ebru çalışacağınız zaman, kitrenin kirlenmiş ve uzun süre çalışılmış olması avantajdır. Kumlu desenlerin büyüyerek verev olması ile ortaya çıkan desene kılçıklı ebru denir.

Battal atılmış zeminde, içten dışa helezonik şekiller yapılarak elde edilen desene bülbülyuvası adı verilir.

Akkase tekniğinde ebru, hat eserlerinin kopya edilerek ya da kalıbı çıkarılarak ebrulu kâğıtlar üzerine uygulanması ile yapılır. Bir anlamda hat ile ebrunun izdivacından doğmuştur. Bilinen İlk akkase Ebruyu Necmeddin Okyay beyefendi yapmıştır. 1. Cihan harbi yıllarıdır ve Necmeddin hoca Mısır çarşısından Lök boyasını alarak düşman zırhlılarının demirlediği Boğaziçi’nden kayıkla evine döner. Düşmanın gemilerini boğaza demirlediğin görmek onu çok üzmüştür. Birkaç gün sonra ise  evinin penceresinden gemilerin İstanbul’u terk ettiğini görür, çok heyecanlanır. “Gel keyfim gel” yazısını arap zamkı ile ebrulu kâğıda yazarak ilk muntazam akkase ebruyu yapar. O anın heyecanından olacak ki elindeki kahve fincanını yeni yaptığı bu ebrunun üzerine devirir.

Günümüzde de bu teknik geliştirilerek değişik hat çalışmaları ve desenler ebrulu kâğıtlara yapılmaktadır.

Geleneksel Türk-İslam sanatlarımızın hemen hepsi Kur’an-ı Kerim’i süslemek için ortaya çıkmıştır. Kur’an-ı Kerim için hattatlar en güzel yazılarını yazmış, nakkaşlar sayfaları tezhipler ile süslemiş, mücellitler ise deriyi bir gelinlik gibi işleyerek nadide el yazmalarını ortaya koymuşlardır. Ebrulu kâğıtlar ise kitapların ilk ve son sayfalarında dikişi kapatmak için yan kâğıdı olarak yer bulmuştur. Zamanla kitaplardan kendini dışarı atan ebru, hat levhalarında pervaz olarak kullanılmış, Günümüzde ise başlı başına bir tablo olarak mekânlarımızı güzelleştirmektedir.

  1. yüzyıl ebru sanatının altın çağıdır. Bendeniz de Üstadım İsmail Hoca ile yıllarca süren ebru meşklerim sonucunda icazetimi aldım. İcazet dedik ya biraz açmak lazım kanımca. Osmanlıda icazet, günümüzün diplomasına karşılık geliyor diyebiliriz. Bir çeşit izin vermek “Bu işi yapabilir “ demek. Selçukluda başlayan Osmanlı’da devam eden bu belge medrese, camii hatta bimaristan (tıp okulu) da kullanılmış. Başarı ile tamamladı artık kendisi de ders verebilir anlamı taşır. Güzel sanatlar ve zenaatlerde de aynı amaçla kullanılır, belli bir süre üstadından ders alınır, meşk edilir, hoca yeterli bulduğunda icazeti bir tören ile verir. İcazetname metninde öğrenciye ders veren hocanın imzası ile birlikte hocanın da hocasının, hatta onun da hocasının ismi yer alır. Törene diğer öğrenci ve hocalar davet edilir dua ve temenniler ile belge verilir. Ben de icazetimi hocam ile birlikte eserlerimizin yer aldığı bir sergi açılışında aldım.

Hocamın müsaadesi ile öğrenci yetiştirmeye başladım. İlk zamanlarda evimizin bir odasını bu işe ayırdım, daha küçük bir eve taşındığımızda ise yeni mekânım evimizin daracık balkonu olmuştu. Ders vermek için farklı belediyelerin kurslarına gidiyordum. İlk atölyem kayınvalidemin bana tahsis ettiği balkonlu küçük bir odaydı. Ders almaya gelen ilk öğrencilerim ise geleneksel Türk sanatını merak eden Çinlilerdi. Kayınvalidem Selma Hanım, el yapımı kek ve böreklerin yanında Türk çayı ikram ederken bir yandan da Türk misafirperverliğini gösteriyordu. Kayınpederimin kadim dostu Uğur Bey, Bebek Arnavutköy’de bulunan bir depoyu bana tahsis ederek gerçek manadaki ilk atölyemi açmama vesile oldu. Uğur Bey yakın zamanda kaybettiği kayınvalidesinin ismini bu atölyede yaşatmak ve eşine bir jest yapmak istemişti. Atölyemin ismi “İyi Komşu Lamia Hanım” oldu. Bu ismin bir de hikâyesi vardı tabii ki. Eski Arnavutköy sakinleri Türk, Ermeni, Arnavut, Rum diye ayrıştırmadan hakiki dostluklar kurmuşlar. Farklı semtlere taşınsalar bile birbirlerini unutmamışlar. Hatta Rum Katarina Hanım Atina’ya göç etmiş ancak iyi komşusu Lamia Hanım’ı unutmamış. Gönderdiği bayram tebriğine isim olarak “İyi komşu Lamia Hanım “ yazmış. Biz de bu kartı atölyemizin tabelası olarak kullandık. Vefa örneğini yaşatmak ve örnek alınmasını sağlamak istedik. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi

Vefa bir semt adı oldu olalı

Bir buruk yürek kaldı geriye

Adı, ahde vefaydı

Vefaysa bir semt adı…

Yaklaşık iki yıl süren bu macera sonrası Arnavutköy’den Şişli’ye göç ettik. Kredi ile aldığımız bir apartmanın alt katı yeni atölyemiz oldu. Bana hayat veren, nefes aldıran sanatımı icra etmemi sağlayan yeni limanıma isim vermekte zorlanmadım. “a’bı hayat “ tüm efsanelerde yer alan herkesin arayıp bulamadığı ölümsüzlük veren iksir. Atölyemin salon diyebileceğimiz büyük odasını masa ve raflarla dekore ettim. Derslerimizi yaptığımız mekan burası oldu. Bir odaya köşe koltuk büyükçe bir sehpa aldım duvarlarına da tablolar ile doldurdum. Bir oda ise çalışma masası ve tüm duvar kitaplık ile döşendi. Yine de kitaplarım sığmadı. Çocukluğumdan beri kitap almak benim için bir bağımlılıktır. Prestij kitaplara tutkulu olmamın yanı sıra sahaflardaki eski kitaplara da düşkünlüğüm pek fazladır. Okunmuş, yırtılmış, katlanmış, not düşülmüş, arasına kağıtlar sıkıştırılmış tozlu pireli kitaplar. Allahtan eşim de kitaplara tutkun da bu bağımlılığım aile faciasına dönüşmedi. Biz sürekli kitap alırız, onları dizeriz, farklı farklı sınıflandırırız. Evimiz de atölyemiz de kitap dolu. Kitaplar iyi hoş da taşınırken çektiklerimizi bir biz bir de çekenler bilir. Tahmin edileceği gibi kitapların büyük bir kısmı tarih ve sanat içerikli. Eski dergilerin sayıları da bir hayli fazla. Osmanlıcadan çeviri yapmak, gençlere Osmanlıca dersler vermek de bir diğer uğraşım. Dediğim gibi sığınağım ve abı hayatım olan atölyemde bana dokunmazsanız, kah kitaplarımla kah ebrularımla aylarca yaşayabilirim. Şimdilerde yazar da oldum. İlk kitabımın basılması ile aldığım keyfi anlatamam hele kitapçılarda eserimi görünce yaşadığım zevk hiçbir maddi değer ile ölçülemez.

Günümüzde maddi hayatımızı o kadar çok besliyoruz ki manevi dünyamıza fırsat kalmıyor. Okumak, yazmak, bir eser ortaya çıkarmak, bir hobi ile saatlerce meşgul olmak insanın ruhunu doyuruyor. Aklınıza yemek yemek, uyumak bile gelmiyor.

Şiir yazabilseydim bir iki satırla anlatabilirdim kendimi sizlere. Ebru da benim şiirim sanki. Beni anlatıyor. Bir şiirdir ebru, bir tutkudur, bir aşktır. Aslında her güzel “şey” bir şiirdir. Şiir gibidir aşkla zevkle çalışmak, tasarlamak, üretmek. Bir çalışmayı bitirip hemen diğerine başlamak. Bir arayıştır aslında, en iyisini en güzelini yapma yolunda bir serüvendir ebruculuk.

Bilirsiniz ki hiçbir zaman en güzeli olmayacaktır, hep biraz da iyi çıkacaktır tekneden çiçekler. Aslında hayat da böyle değil mi? Arayış, çabalayış, istesek de istemesek de vuslata doğru bir akış. Bir zamanlar bir kitap okumuştum ismini hiç unutmadım. “kendi hayatının şiirini yazanlar”. Benim hayatımın şiiri de “ebru” diyebilirim sizlere. Bence biraz düşünmek lazım. Sizin hayatınızın şiiri ne peki?

Mevlana hazretleri geldi aklıma.

Can konağını aramadaysan, cansın;

Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin,

Bir damla su arıyorsan susun,

Zulmün peşindeysen zalimsin,

Aşkı arıyorsan âşıksın,

Gönlün neye kapılmışsa O’sun sen.

Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir:

Neyi arıyorsan O’sun sen.

Ben tekneye düşen minik mavi bir damlacığım sanırım, yavaş yavaş büyüyen bütüne karışan.

Şimdi ilginçtir ki hala vefalı Çinli öğrencilerimle çalışıyorum. Türklerden fazla Çinliler meraklı. Aynı zamanda çalışkan ve sabırlılar. Saygılı, edepli ve kültürlerine sahip çıkarken farklı kültürleri tanımaya da hevesliler.

Onlar sayesinde ben de Çin Kültürü’nü tanıma fırsatı buluyorum. Haftada bir gün sabahtan akşama kadar ebru çalışıyor, aralarda Çin Çayı ve Türk kahvesi içiyoruz. Bazı günler Çin yemekleri bazı günlerse Türk yemekleri yiyoruz. Hatta yemek çubuklarını, Amerikan servislerini bile ebru yaparak renklendiriyoruz. Bazen Çin’den dostlarımız sanatımızı tanımaya geliyorlar. Onları da en iyi şekilde ağırlıyoruz. Çin konsolosluk çalışanları da sık sık ziyaretimize geliyor bizleri de resepsiyonlarına davet ediyorlar.

En eski öğrencim Fei Li (biz Filiz diyoruz sizler de diyebilirsiniz) benden ve hocalarımdan icazet aldı. Yaklaşık on senedir bu sanatla meşgul. Geleneksel çalışmaların yanında farklı denemeler de yapıyor. Bu sene Çin’de bir ebru atölyesi açacak. Çinlilere sanatımızı tanıtacak. Benim de hayalim Çin’e giderek sanatımızı daha fazla kişiye ulaştırabilmek. Avrupa ‘da marbling Türk Kâğıdı deniyor ebru sanatı ile hazırlanan kâğıtlara. Çin de ise ne isim verileceğini bilmiyorum.

Ebru sanatınla tanışmamdan bu yana on dört sene geçti. Hobi olarak başladığım bu sanat sayesinde birçok şehir ve ülke görme fırsatı yakaladım. Kiminde sanatı tanıttım kiminde reklam filminde ebru yaptım. Birçok insanla tanışma fırsatı yakaladım. Sanatçının geçimini sanatı ile sağlamasının zor olduğunun farkındayım. Kesenizi zenginleştirmese de hayatınızı ve dünyanızı zenginleştiren sanat çalışmaları yaşamınızda farklı kapılar açıyor.

Tarihçi gözü ile geçmişimize baktığımda, padişahların, devlet erkânının ya da sıradan insanların hayatlarını devam ettirebilmek için yaptıkları asıl mesleklerinin yanında ruhlarını beslemek için de sanat ya da zanaat ile iç içe bir yaşam sürdüklerini görmekteyim.

Âcizane sizlere de tavsiyem hangi işle uğraşırsanız uğraşın, ne kadar yoğun olsanız da zamanınızın bir kısmını bir sanat çalışmasına ayırın.

Hem nefes alın, hem yaptığınız çalışmalar sizlerden sonra da kalsın. Önemli olan para kazanmak, meşhur olmak, şan-şöhret sahibi olmak değil, önemli olan bu geçici dünyada ruhumuzu beslemek belki de hoş bir sada bırakmak.

 

Translate »